CARL GUSTAV JUNG'UN PERSPEKTİFİNDEN EBRULİ BİR TUFAN ÖYKÜSÜ
“Nasıl anlatsam, nerden başlasam?”, derken, “Ebru, başla da, nerden başlarsan başla!”, dedi iç sesim. Ben de, izninizle, şöyle başlayayım: İnsan ruhunun özünde ne olduğu, belki de insanlık kadar eski bir sorudur. Bu soruya çeşitli dinler, öğretiler, felsefeciler, ve ruhbilimciler türlü çeşit yanıtlar vermiştir. Bu sorunun yanıtını sadece Psikiyatri biliminde değil, Mitolojide, Edebiyatta, kutsal dinler ve öğretilerde ve Antropolojide de arayan Carl Gustav Jung'un yanıtları dahiyanedir. Jung’a göre, ruhumuz, yani Psişemiz iki farklı boyuta yayılmıştır: Bilincimiz ve Bilinçdışımız. Bilincimiz, açığa, aydınlığa çıkardığımız, kendimize ve başkalarına gösterdiğimiz her şeyi içerir. Toplum içinde oynadığımız roller ve içinde bulunduğumuz ortama göre takıp çıkardığımız maskelerimiz; yani Personalarımız, travmalı yanlarımıza rağmen kuyruğu havada tutmamıza yarayan savunma mekanizmalarımız hep Bilinç düzlemine aittir. Bilinçdışımız da, bilincinde olmadığımız duygu, düşünce, dürtü ve travmatik anılarımızdan oluşur. Yani karanlıkta olan tarafımız. Bir başka deyişle, Gölgemiz. Psişeyi bir buz dağına benzetenler de olur. Okyanus yüzeyinin üstünde kalan kısmı Bilinç iken, okyanusun içinde kalan ve kat kat daha büyük olan kısmı da Bilinçdışıdır. Ruhumuzu hasta eden şey, bilinçdışındaki atıklar, geçmişte ruhumuzu zedeleyen her şey, reddedilme korkusu ve sevilme ihtiyacımız nedeniyle "miş” gibi yapmayı öğrene öğrene oluşturup taktığımız maskeler, bastırdığımız özgünlüğümüz, ortaya çıkarma fırsatı bulamadığımız yeteneklerimiz, arzularımızdır. Bastırdığımız ve açığa çıkmasına izin vermediğimiz her şeye Gölge diyor Jung. Bu Gölge, içinde sayısız öğeler, küçüklü büyüklü gölgeler barındırır. Gölgemizde bir de Aile Gölgemiz ve İnsanlığın Gölgesi vardır. Örneğin, benim Gölgemde, Selanikli bir muhacir ailenin oğlu olan Rahmetli Dedemin göçmenlik travması da, annemin korolarda solist olma arzusunun bastırılmışlığına isyanı da, ilkel insanın gece mağarada yatarken hissettiği korkuları da var. Açığa çıkmak isteyen her olumlu yanımız ve bastırdığımız her şeyin ruhumuza uyguladığı basınç ve yük, artık onları kaldıramaz bir hale geldiğimiz bir noktada, en başta panik ataklarla, anlamsız korkularla, takıntılarla ve genelde depresyonla, sonra daha da ciddi hastalıklarla bilince ve bedene sirayet edermiş. Tam da benim başıma geldiği gibi.
Ben, pek çok ruhsal bunalım yaşamış ve en sonunda her şeyi “beyin kimyası bozukluğu” ile açıklamış, şifanın psikiyatrik ilaçlarla geleceğine inanmış ve bunun bedelini de ziyadesiyle ödemiş bir annenin kızı olarak büyüdüm. Hep bir korku duydum. Madem genler yalan söylemezdi, demek ki ben de bu yolun yolcusu olacaktım. Bir gün. Mutlaka. Sonra kehanet kendi kendini gerçekleştirdi. Ben gerçekten “hasta” oldum. Dibin dibini gördüm. Yaşadım. Tattım. Zehrinden içtim. Sonra, bir dizi mucize oldu ve ben yavaş yavaş, beni ve annemi hasta eden şeyleri anlamaya başladım. Hala da anlamaya devam ediyorum. Bunu benim anladığım şekliyle annemin anlama fırsatı olmadı. Olamazdı. Ama ben, her evlat gibi, onun omuzlarında yükselerek, onun bana sunduğu eğitim ve konforları değerlendirerek, şifayı başka kapılarda arayabilme şansına sahiptim. Onun asla ulaşamayacağı kaynaklara uzanabildim. Dolayısıyla, ben her şeyi “beyin kimyası” ve “genetik miras” olarak açıklayamadım. Ötesini anlamaya çalıştım. Bu gizemin peşinden koştum. Ve sonunda, en azından koşunun bu evresinde, final ipini yarıp geçmeyi başardığımı hissediyorum. Ben bu gizemi anlamaktan kaçsaydım, bu yükü ve görevi kızlarıma devretmiş olacaktım. Yükün üstüne yük koyarak. Ruhunuz bir kez hastalandı mı, teşhis konulasıya kadar ve konulduktan sonra ayrı ayrı, epey çile çekiyorsunuz. Annem gibi. Benim gibi. Annem ve ben alnımıza yapıştırılan bir etiketle yaşamak zorundayız. İnsanların bize bakarken, bize sevgilerini, bizimle ilgili kaygılarını, bizimle ilgili felaket senaryolarını ve beklentilerini ifade ederken yüzlerine, göz bebeklerine, ses tonlarına, seçtikleri kelimelere ve beden dillerine sinen ve bizim ruhumuza ister istemez yansıyan “Bipolar” etiketiyle yaşamak gerçekten zor bir şey. Bana bu etiketin yapıştırılmasına neden olan süreç şöyle gelişti: Dışarıdan her şeyin “normal” göründüğü, pek çok alanında başarılı sayıldığım bir hayatım vardı. Yaşam gerçek bir koşuşturma, durmayan bir meşguliyet haliydi. Kendimi mutlu ve başarılı addediyor, karşıdan da öyle görülüyordum. Herkes gibi, toplumda kabul gören şeyler yapmaya, kabul gören Maskeler/ Personalar inşa etmeye, değişen koşullara göre o maskeleri güncellemeye, yenilerini özenle oluşturmaya harcıyordum enerjimi ve zamanımı. Bunu yaparken Özgün Benliğimin ne istediğine, bu maskelerin bazılarından aslında ne kadar hoşlanmadığına, bazı konularda çocukluktan beri öğrenegeldiğim çaresizlikle, bastırmayı seçtiğim hayallerime hiç kulak vermiyordum. Özgün Benliğimin tohumlarının saklı olduğu “iç”ime zaman ayırmadan yaşıyordum. Yine Jung’un dediği gibi, hep dışa baktığım için hep rüya görüyor, hiç içime bakmadığım için de bu rüyadan uyanamıyordum. Beni rüyadan uyandıran şey, bir kâbus oldu. Bir an geldi ve ben kendimi bir tufanın içinde buldum. Dışımdaki yaşam benden hızla uzaklaştı. Artık, çevremde olup biten her şey, ekrandan izlediğim ayrı bir boyuta aitti. Tufan bir an sürmüştü, ama beni her şeyden ve herkesten uzakta, yalnız, ıssız, yabancı ve oldukça ürkütücü bir kıyıya çıkarmıştı. Bu tufanda, çok önemli bir parçam, Egom, paramparça olmuştu. Egomuz, bizim pek çok sosyal ağın bir parçası olarak hayatta kalabilmemizi, kabul görmemizi, insanlarla aramızdaki ilişkilerde sınırlar koyabilmemizi ve ilişkilerimizin dokusunu belirlememizi sağlayan çok değerli bir parçası psişemizin. Bir diğer anlatımla, çalkantılı bir okyanusa benzeyen toplumsal yaşamın içinde var olmamızı ve devinim içinde kalmamızı sağlayan bir gemi gibi egomuz. Alabora olan Egom olmadan, sürüklene sürüklene çıktığım kıyıda, her anlamda savunmasızdım. Bu durum, psişemin diğer bileşenleri için, oldukça elverişli bir ortam demekti. Gölgemde açığa çıkamayan, inatla bastırdığım her şey, yani irili ufaklı gölgelerim, isyan bayraklarını çekti. Ayaklanmalar başladı. Devrim başladı aslına bakarsanız. Ve pek çok devrim gibi zamana yayıldı, acılı, kanlı ve yorucu oldu. Ayaklanmalar panik ataklar, sanrılar, takıntılar, korkular ve depresyon şeklinde art arda geldi. Ego, tuzla buz olduğu için, doğduğum günden beri inşa ettiğim surlarla çevrili o “benlik” alanımı koruyamaz haldeydi. Surları koruyan savunma mekanizmalarım ve maskelerim olmadan oldukça savunmasızdım. Ordu dağılmış, şehrin Kraliçesi kendini kalenin zindanına hapsetmiş, zindanın kapılarını kilitlemiş, anahtarları da kuyuya atmıştı. Umutsuzdu. İyi niyetli pek çok kişi, kendi ordularından ayırabildikleri askerleriyle minik minik ordular kurdu ve kendi hayatları izin verdiğince ve kafaları kaldırdığınca savaşmaya çalıştı bu anlayamadıkları durumla, yani gölgelerimin isyanlarıyla. Üstelik henüz bana bile görünmez olan bu gölgelerle savaşan gönüllü askerlerin çoğu da aslında birer gölgeydi. Daha da kötüsü, bu askerler zaman zaman birbirleriyle ve kendileriyle de amansız bir çatışmaya girebiliyorlardı. Kaleyi ve surları tekrar ve bambaşka şekilde inşa etmek ve gölgelerin isyanını bastırmak için, en az, açıkta ve görünür olan boyuta ait Bilinç kadar, karanlıkta ve derinlerde olan Bilinçdışı ile, ilmek ilmek örülmesi gereken bir sohbet gerekiyordu. Bu gerçeği bilmediğim gibi, bu gerçeği idrak edebilecek de olsam bir gün, bu tür bir sohbetin yapılabileceği dile hâkim değildim. Çevremde de bu dili bilen biri henüz yoktu. Ta ki en yakın dostum, talan edilmiş, isyanlarla inim inim inleyen şehrimin kapısında beliresiye kadar. Dostluk, Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gandalf ve Elflerin karışımı bir edayla girdi şehrime. Her an artçı depremlerle, tsunamilerle inleyebilecek olan viran şehrimin içinde sakinliğini korudu. Sabırla dinledi gevelemelerimi ve sabırla bana ruhu anlamaya yardım eden bu dilden bahsetti. O dilin tınısını duyurdu bana biraz biraz, anlayabileceğim şekliyle ve dozuyla. En önemlisi de, bir dönüşümün ve bu dönüşümün sonunda, çok ender yakalanan bir huzur ve barışıklık halinin mümkün olduğunu hissettirdi. Onun dışındaki herkesin odağı görünür olan Bilinç düzeyiydi. Dolayısıyla, bu gölgeler, buzdağının o minicik tepesinde, kendini Everestin zirvesinde sanarak, ya nutuklar düzüyor, ya reçeteler dolduruyor ya da benimle ilgili taşıdıkları yükten biraz rahatlayabilmek umuduyla, içlerini güvendikleri insanlara döküyor, döktükçe de, benim gölgelerimin ateşlerine köz taşıyorlardı. Gördükleri tek şey, hastalığımın semptomlarıydı. Köklerini görecek donanımları yoktu. Dolayısıyla, şifa sandıkları hemen her şey kozmetikti. Hatta, yan etkileriyle de zehirdi. Şifa alayım diye beni götürdükleri yer, o etiket üzerindeki yazıyı daha koyu ve daha parlak tonlara boyamaya yaradı sadece. Yeni kurulan ordu, başsız, uyumsuz, gelir gider bir orduydu. Bu orduyla birlikte şehrin içine pek çok gölge daha girmişti. Bu gölgelerin ortak yaşanmışlıkları kalan duvarların daha da çatlamasına neden oluyordu. Bazen minik bir köşe tamir ediliyordu iyi niyetli biri tarafından, iki dakika orada soluk alabilmek iyi gelse de, genelde kafama öte tarafta olup bitenler yüzünden durduk yerde bir direk inebiliyor, yürürken bir çukur oluşabiliyordu. Şehrin kraliçesi olan bana “vezirlik” yapmaya çalışanların elinde, ister istemez “rezil” olduğum anlar çoktu.
Benim zifiri karanlık zindanıma Nöroloji alanında da uzmanlık yapmış genç bir bilim insanı olan Profesör Doktor Cumhur Taş bir mum yaktı. Psikoloğum Canan Çelik Özden de. Ama meşaleleri taşıyan, sırtını Carl Jung ve Joseph Campbel’e dayamış olan Ümit Hoca ve yine Jung'tan aldığı ilhamla ve inatçılığıyla başardığı kişisel gelişimine, özgün benliğini buluşuna, ve böylelikle artan ışığına tanıklık ettiğim can dostum, Aynur oldu. Eski benliğimden, kılıfının içinden inleye inleye çıkan bir yılan gibi çıktım. Bir yandan çok tanıdık, öte yandan çok yabancı olan, tam da bu yüzden beni ürküten, biraz da midemi bulandıran o kılıfa uzun uzun baktım. Desenlerini inceledim, eski bir fotoğrafa, fotoğrafın içindekilere ve arkasında gizlenmiş olan herkese ve her şeye, yüreğinin gözüyle bakan biri gibi. Kılıfı, ona verilen her neyse, koşulsuz kabul eden ve dönüştüren toprağa gömdüm. Onunla vedalaştım. Ona, onlarca yıl beni pek çok şeyden koruduğu için teşekkür ettim. Yanıma almak istediğim her ne varsa aldım. İlginçtir ki, bütün bunlar olurken, ben annem gibi yaşamanın ne olduğunun çok yoğunlaştırılmış bir halini de yaşadım. Benim bunu yaşamam, annemden gelen temelimin içindeki gölgeleri, hem bilinç hem bilinçdışı düzlemde kızlarıma aktarmamam için son derece önemliydi. Nesilden nesile büyüyen Aile Gölgesinin gözlerinin en içine baktım, onun kollarında neredeyse pes etmek üzere buldum kendimi, ama o Gölge aydınlığa çıktı ve kayboldu. Dolayısıyla artık beni, kızlarımı ve belki de annemi bile hasta edemez. Kızlarıma benden başka Gölgeler kalacak. Bu kaçınılmaz. Ama o Gölge gitti. Bu büyük sınav da burada bitti. Sırada yeni sınavlar olduğunu biliyorum. Yaşamın bana bundan sonra sunacağı sınavları, fırtınanın içindeki bir bambu gibi, zarafetle eğilerek, esneyerek ve sabrederek karşılayabilmek için olacak bundan böyle attığım her adım. Ki, bir kedi gibi, beni sınayacak olan her neyse, o daha gelmeden başlamayayım dertlenip, gerilmeye. O sınav geldiğinde, avının üstüne tam gerektiği an atlayan ve avını kıskıvrak yakalayan bir kaplan gibi olabileyim. Tehlike geçtiği an, vücudunda biriken stres hormonlarını titreye titreye boşaltan, gereksiz yere bedenini ve beynini yormayan o kaplan gibi, sıyrılıp çıkabileyim o travmanın içinden. Bir tehlikeyi atlattıktan hemen sonra, her şeyden önce, yalana yalana kendine öz bakım ve öz sevgi veren, ardından da, tatlı uykusuna devam eden bir kedi gibi olabileyim. O dört bacaklı bilge gibi, geçirdiğim badireyi, kendime tekrar tekrar yaşatmayacak kadar anda kalabileyim. Onun gibi, güneşin altında, Güneşle, Toprakla ve Havayla hemhal olabileyim. Bir de, her ne yaparsam, Bütünün Hayrına yapabileyim.
Bu yolun yolcusu olmak, gerçekten yaşadım diyebilmek, en büyük dileğim.
— Ebru M.
(İçe Bakış Uyanış Atölyesi ve Grup Gölge Çalışmasına katıldı)