0546 585 2381

[email protected]

İçimizdeki Kahramanın Bir Simgesi: Mustafa Kemal Atatürk

“İçimizdeki keşfedilmeyi bekleyen ‘kahraman’ arketipinin en güzel simgesidir Mustafa Kemal Atatürk!”

Hakkında çok uzun zamandır derin bir takım içerikler barındıran bir şeyler yazmak istiyor ama layıkıyla ifade edemem belki diye hep erteliyordum... Kısmet bugünlereymiş; zira bu günlerde zihnimde kümelenen unsurlar, eğer onları yazıya geçirmezsem beni çok rahatsız edebiliyorlar hatta biliyorum sonrasında yaşamımda bana bir bedel de ödetebiliyorlar. Ben de zihnimdekileri kaçırmadan biran önce yazıp kurtulma, görevimi yerine getirme işine girme ihtiyacı duyuyorum ama bir dipnot olarak şunu da söyleyeyim; bir tarafıyla da çok büyüleyici bir süreç.

Anlatacaklarıma önce yaşamı ve varoluşu nasıl sorgulamaya başladığımdan giriş yapacağım, sonra sorgulama sürecinde neler fark ettiğime ve deneyimlediğime yer vereceğim ve en sonunda da Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sorgulama sürecimde neyi ve niçin temsil ettiğini açıklamaya çalışacağım. Biraz uzun bir yazı olacak ama sonuna kadar okunursa yaşamın anlamı, insanın varoluşundaki görevi, ödevi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bizler için olan arketipsel önemi hakkında güzel çıkarımlar elde edilebileceğini düşünüyorum.

Benim Atatürk’ü gerçek manada tanımaya ve anlamaya başlama öyküm, üniversitenin son yıllarında başlayıp son birkaç yıl öncesine kadar uzanmakta diyebilirim. Aslında her şey, Descartes misali bana o güne kadar öğretilen ya da dayatılan her olguyu ve kuralı sorgulamaya çalışmamla başladı diyebiliriz. Bu süreç, ortalama bir Türk vatandaşı olarak bana öğretilen din, peygamber, Atatürk, millet vb. gibi kavramların sorgulanmasından başlayıp, “doğru nedir?”, “iyi nedir?”, “hayatın anlamı nedir? gibi sorulara kadar uzandı. Tabii bunu yaparken iç dünyamda karşılaştıklarımla yüzleşebilmek, bana çocukluğumdan itibaren yapışmış olanlarla bağlarımı koparabilmek çok da kolay olmadı. ama bir kere Prometheus misali tanrılardan ateş (temsili akıl) çalmaya yeltenmiştim ve geri dönüşü de pek yoktu… Tabi ki ilerleyen safhalarda bu cüretimin de bazı bedelleri de oldu ve bir dönem benimle bir bütün hale gelmiş bağlarımı koparabilmekte bocaladım, bu yüzden de yine Prometheus’un çektiği acılar gibi ciğerlerim bir süre dağlandı diyebilirim ama neyse ki sonunda kendisini pırıl pırıl etti... Kısacası aslında bana göre her şeye değdi, sonuçta evrende en büyük ziyanın sorgulama yeteneğini kaybetmiş bir beyindi ve Sokrates; “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” derken aslında çok haklıydı.


Beni sorgulamaya iten sebeplerin başında çevremde dindar görünen birçok insanın amin maalouf ‘un deyişiyle sırf bir dine sahip oldukları için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davrandıklarını fark etmem oldu. Psikoloji içerikli bir alanda okumamın ve insanın görünmeyen yüzünü anlamaya çalışmanın hevesiyle, bu insanların düşünce prensiplerini daha çok anlamaya çalıştım. İlginç bir şekilde şunu fark ettim ki, kutsal bir takım değerleri kimseye bırakmayan, yeri geldiğinde en ateşli savunucuları halini alan ancak basit bir Türkçe metni bile heceleyerek okumanın ötesine geçememiş bu kişilerin, bilinçdışı derinliklerinde çok sağlam bir takım korkular bulunmaktaydı. Yani onların Tanrı ve "öte alem" hakkında anlattıkları, benim Tanrı'yı ve "öte alem"i tanımamdan çok onları tanımamı sağlamıştı: Kaynağını çocuklukta onlara aktarılmış travmatik bir takım öykülerden alan korkularına karşı bir savunma mekanizması geliştirmek zorunda kalmışlardı. Bunun çoğunlukla cehenneme gitme ve cezalandırma korkusu olduğunu fark edince benim de geçmişte sorgulamadan sergilediğim birçok eylemin kökeninde bu korkunun olduğu gerçeği ile de yüzleştim.


Kaynağını çocukluktan ve yetiştirme tarzında alan bu korkular, o kadar derinlere bastırılmış bir durumdaydı ki, bilinçdışı çalışan ruhsal sistem onları bilince taşımamak adına çok farklı savunma düzenekleri açığa çıkarıyordu. Bu bağlamda benimsenen ve her ortamda ateşli bir şekilde savunularak inanmayanlara iğrenerek bakan bu kişilerin, mevcudiyetlerinin yegâne temeli bir şekilde ‘cehennem’de yanmaktan kurtularak ‘cennet’e kapak atabilmekti. İkiyüzlü ve salt çıkar ilişkisine dayanan bu anlayış, bir süreliğine bende her türlü inanca tepkisel yaklaşma gibi bir başka savunma mekanizması açığa çıkardı. Sonrasında yaptığım okumalar – özellikle carl Gustav Jung - sayesinde şunu fark ettim ki; bu konuda tepkisel bir önyargı ortaya koymuşum neticede din denen olgu, aslında insanın kendini tanıması ve bilinçdışının derinliklerine saklanmış bir şekilde bize kavuşup bizimle bütünleşmeyi bekleyen kişiliğin merkezindeki, zamandan ve mekândan münezzeh olan kendilik/benlik arketipine ulaşabilmek için araçlardan biriymiş ve eğer insan denen varlık bu aracı, kendi tekamül amacına uygun ve doğru bir şekilde kullandığı vakit, ruhsal anlamda kendisini değiştirebiliyor ve dönüştürebiliyormuş. Bunu fark ettikten sonra din olgusunun çokça ilkel yanları da olan insanın dürtü kontrolünü sağlayarak bir şekilde bir toplum düzeni sağlayan pragmatik faydaları olduğunu da anladım. Neticede kullanımına ve yaklaşımına bağlı olarak din ya da inanç, kişiler için kimi zaman tehlikeli kimi zaman faydalı bir durum arz edebildiği kanaatine vardım. Jung da zaten aynı şekilde düşünüyordu hiç birşey salt kötü ya da iyi olarak ele alınamıyordu. Ancak bir doğu felsefesi sözünde rastladığım “amaç bir yol bin bir” cümlesinde vurguladığı gibi din, tek yol olamayabilirdi, hatta bu açıdan İbn Arabi; “arif olana din gerekmez” derken çok da yanılmış olamazdı.

Din ve inançla ilgili sorgulama sürecim bu şekildeydi. Şimdi işin Atatürk ve milliyetçilik kısmına gelelim: dinle ve inançla alakalı unsurlarda olduğu gibi Atatürk ve milliyetçilik gibi unsurların da benim için dogmatiklik arz ettiğini fark edince bu kavramları da sorgulama işine girmem gerekti; öyle ya, bir şeyleri sorgulama işine girdik mi bunu tam yapmalıydık ve her ne kadar ilkeleri bana daha yakın gelse de Atatürk de sorgulanmalıydı: kimdi, neyi başarmıştı, onu bu kadar önemli kılan hususlar neydi?  Sonra tabii onu anlatan kitapları okudum ve eleştirenlerin neden eleştirdiklerini de anlamaya çalışarak onların görüşlerine ve argümanlarına da göz attım, çünkü din ve inanç olgusunda olduğu gibi amacım sorgulamayı layıkıyla yapabilmekti; neticede insan zihni, seni sonunda haklı ya da iyi hissettirebilecek sonuçlara ulaştırma konusunda son derece kurnazdı da. Yani önyargıyla hareket edip seni sonunda iyi ve güvende hissettirecek unsurları “hakikat” kılıfı altında sana çok rahat sunabiliyordu ve senin ruhunun bundan haberi bile olmayabiliyordu.

Atatürk’ü sorgularken Atatürk ve milliyetçilikle alakalı tezleri ve antitezleri araştırarak mümkün olduğu kadar kendi sentezimi ortaya çıkarmaya çalıştım. Bu yolda vardığım sonuçlardan biri de şu oldu: aslında tıpkı din olgusunda olduğu gibi Atatürkçü ve milliyetçi geçinen birçok insan, tüm bu kavramları derinlemesine sorgulamadan benimsemişlerdi çünkü bu kavramlarının çatısı altına sığınarak kendilerini; güçlü, yeterli ve değerli hissedebiliyorlardı ve aslında bilinçdışında bu duyguların tam tersi hüküm sürüyordu ve kesinlikle bunun farkında değildiler. Neticede onlar için de Atatürkçülük ve milliyetçilik salt bir savunma mekanizması işlevi görüyordu. Vardığım bu sonuç, Atatürk ve milliyetçilik konusunda beni biraz hayal kırıklığına uğratsa da aslında bir yanımla pek de tahmin etmediğim sonuçlar değildi zira artık alışmıştım her fanatik tutumun altında bastırılmış bir çapanoğlu olabileceğine.

Ben yine sorgulamaya devam ettim: tarafsız bir şekilde Atatürk’ün yaşamı ve icraatlarını incelemeye başladım. Orta yaşına kadar geçirdiği çetin sınavlar, sorgulama ve öğrenme azmi, milli mücadele sürecinde gösterdiği cesaret ve kararlılık, sonrasında gerçekleştiği devrimlerle köşesine çekilmeyi reddedip milletinin huzuru ve refahı için ömrünü adaması ben de büyük bir hayranlık uyandırdı. Ama o zamanlar benim son derece katı bir şekilde sorgulayan bakış açıma göre Atatürk’e yönelik ister istemez hissettiğim bu hayranlık da benim duygularımın bir ürünüydü ve yanıltıcı olabilirdi; zira hakikat denen şey ancak ve ancak romantik bir takım duygulara mahal vermeden anlaşılmalıydı…

Bu katı bakış açım bir süre daha böyle devam etti, Atatürk’ü okuyordum, anlıyordum ve ister istemez bir hayranlığa kapılıyordum ama tüm büyüsüne rağmen kendimi de bu hayranlığa kaptıramamaya özen gösteriyordum. Ta ki beni bu konudaki ‘dogmatik’ uykumdan uyandıracak olan Immanuel Kant’a hak verene kadar. Immanuel Kant’la anladım ki hakikati anlamaya çalışırken kesinlikle insana ait olan hisler ve sezgiler de göz ardı edilmemeliydi, salt mantıksal bir bakış açısı insanı bir yönüyle sınırlamaktaydı ve insan tüm varoluşsal kaygılarından arınmış bir şekilde kendini yaşamının temaşasına bıraktığında; üzerindeki yıldızlı gökyüzü ve içinde fark ettiği ahlak yasasına hayran kalması kadar doğal bir şey olamazdı. Zaten her şeyde rasyonel bir anlam arama çabam bir süre sonra bende her şeyin anlamsız olduğunu sonucunu doğurmaya başlamıştı; bu durum da yaşama karşı hissedilen bir umutsuzluk duygusunu açığa çıkardı ama intihar edenlerin hissettikleri derin umutsuzluğu da bildiğim için şunun farkındaydım: yaşamda umudun kaybedilmesi gelinebilecek son noktaydı; bu yüzden de umut, Pandora’nın kutusunda son kalandı, onun da elimizden uçup gitmesi ölüme eş deger bir anlam ifade ediyordu. Bu tezimi ise kuramına çok özel bir ilgi duymaya başladığım Carl Gustav Jung, insanın yaşadığı anlamsızlık duygusu hakkındaki görüşleri de destekliyordu: Jung’a göre de anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. Birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdı.

Sonrasında nihai noktada beni anlamsızlığa çıkaran sorgulamanın zaman içinde beni bir umutsuzluğa düşürüp, psikolojimi alt üst ederek sorgulama becerimi de elimden alıyor olmasının, bende bir paradoksu açığa çıkardığını fark ettim. Bunu bile bile bu konuda ısrarcı davranmak da ancak mazoşist bir tutum olabilirdi. Hali hazırda bilimin ya da kuantum mekaniğinin bugünkü geldi noktada atom altı parçacıkların işleyişine rasyonel bir açıklama getiremeyip ve “hiçbir şeyden emin olamayabiliriz” sonucuna varılması da, bu tezimi zaten yeterince destekler nitelikteydi. Her şeyden önemlisi ısrarlı bir şekildeki bu sorgulama hırsım da aslında altında her şey kadir olma çabası içindeki gizil bir narsisizm  ve omnipotent olma çabasındaki bir güç istemi barındırıyordu, bu da oldukça patolojik bir tutum arz ettiği için sonuçları da kaçınılmaz olarak hiç sağlıklı olmayacaktı. Zaten bunu da bizzat deneyimleyerek de teyit etmiştim. Neticede şunu anladım ki, bu had bilmez halim sonumu mitolojideki `ikarus` gibi yapacaktı; bu gereğinde çok fazla yükseklere çıkma çabam neticesinde kadim güneş, önce kanatlarımı yakacak sonra da beni boğulmak üzere denizin ortasına yapıştıracaktı.

Sonrasında geldiğim nokta ise Sokrates’in 2500 yıl önce geldiği noktayla hemen hemen aynıydı: her şeyi anlamlandırmayı bir kenara bırakıp karşı karşıya bırakıldığımız bu ontolojik yalnızlığımız karşısında alınması gereken en makul tutumun ne olabileceğine ve nasıl yaşamamız gerektiğine kafa yormak olmalıydı. İşte bu süreçte aradığım cevapları büyük oranda Carl Gustav Jung’un kuramında buldum diyebilirim. Onun özellikle arketipler kuramı içindeki kahraman arketipi ve kahramanın yolculuğu olgusu, hayatı nasıl yaşamamız gerektiği ve bizden beklenenler konusunda bana birer ışık oldular.

Kahramanın yolculuğu, üzerinde sayfalar dolusu yazı yazılabilecek bir olgu ama konuyu anlamlı kılabilmek adına ana hatlarıyla özetlemek gerekirse; nasıl yaşamamız gerektiği hususunda bizler için bir rehber niteliği taşıyor ve temel mantığı şu şekilde: aslında Neşet Ertaş’ın da vurguladığı gibi her birimiz bu yaşamın birer yolcularıyız ve yol kat ederken ki temel amacımız kendimizi tanıyarak benliğimizi mümkün olduğu kadar olgunlaştırmak, bir başka deyişle tekamül etmek ve aslında sırrına eremediğimiz bir diğer şey de bu dünyanın bizim vatanımız ya da yurdumuz olmadığıydı. Platon, yaşadığımız bu durumu: "biz süreksiz varlıklarız, anlaşılmaz bir maceranın ortasında tek başına yok olan bireyleriz ama kayıp sürekliliğimizi istiyoruz." diyerek özetlemişti. Bu bağlamda bizim bu yaşamdaki tekamülümüzü gerçekleştirmek ya da level atlayabilmek için de Tanrı, doğa, kozmik bilinç -adına her ne demek istiyorsanız deyin- karşımıza, bize birşeyler öğretmek ve bizi ruhsal anlamda dönüştürmek adına sürekli mikro (bir sinirlilik hali, ufak bir kayıp, endişe vb.) ya da makro (bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm vb.) boyutta krizler çıkartıyordu...


Biz ise doğamız gereği karşımıza çıkan bu krizlerde en temelde iki türlü reaksiyon sergiliyoruz: ya ‘kurban' rolüne bürünüyoruz ya da ‘kahraman’ rolüne geçiyoruz. İçimizdeki haz peşinde olan ve suyu sabuna dokunmak istemeyen ego parçamızın bir uzantısı olan ‘kurban’ rolündeki parçamızın derdi, konforumuzu hiçbir şekilde bozmamak, acı çekmemek ve mümkün olduğunca acı olan her şeyden kaçınmak. İşte girdiğimiz bu kurban rolü, bizim bu tür bakış açılarıyla hareket etmemize neden olarak, karşılaştığımız nahoş olaylara yönelik; inkâr etmek (bu benim başıma gelmiş olamaz), pazarlığa girişmek (şu şekilde davranırsan bu acıdan kaçabilirim), yansıtma yapmak (bu, hep onun suçu), içinde bulunduğunuz durumdan bizi çekip çıkaracak bir ‘kurtarıcı’ beklemek gibi (bkz: eğer bir kurtarıcı bekliyorsanız, ben size hiçbirşey öğretememişimdir) savunma mekanizmalarıyla yaklaşmamıza neden oluyor. Böyle davranmakta ısrarcı olmamızın da kaçınılmaz olarak belli mutsuzluk halleri ya da kısır döngüler şeklinde çok çeşitli psikolojik ve fiziksel bedelleri oluyor. Hatta jung’un bu hususta “tüm akıl hastalıklarının kökeninde resmi acıları reddetmek yatar.” sözü oldukça manidar bir anlam taşımaktadır.

Peki, biz ‘kurban’ rolünü terk edip ‘kahraman’ rolüne geçtiğimizde olay nasıl bir hal alıyor? İşte başımıza gelen olaylar karşısında bir takım acı gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmadan, “bu olayın benim yaşamımdaki anlamı nedir?”, “kendimle ilgili neleri değiştirmeliyim?” , “bu durumda harekete geçmem gereken ne var?” ya da "ne ile artık bağımı koparmalıyım?" soruları üzerinde derinlemesine düşünüp, bunlara mantıklı ve sağduyu ürünü cevaplar bulup, irademizi de devreye sokarak gereken ve bizden beklenen her neyse yapmaya çalıştığımızda işte tam bir ‘kahraman’lık örneği sergileyebiliyoruz. İşte o zaman bir süreliğine konfor alanımızdan dışarı çıkmak ve acı çekmek zorunda kalsak da, aslında ortaya koyduğumuz saf iradenin yüzü suyu hürmetine, kozmik düzen tarafından da gizil bir halde desteklenerek yaşadığımız krizi bir fırsata dönüştürebiliyoruz. Bu bağlamda yüzyıllar önce yaşamış olan Epiktetos "iradenin hürriyetine, Jupiter bile müdahale edemez" derken aslında çok haklıydı (tıpkı Atatürk'ün kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi) İşte bunu gerçekleştirebildiğimizde biz, eski ‘biz’ olmaktan çıkıp kabuk değiştirmiş, ruhsal anlamda dönüşmüş ve bakış açısının geliştirmiş bir duruma geçiş yapıyoruz. Ta ki ileride bize yine kahraman gibi hareket ettiğimiz için bize level atlatacak ya da gireceğimiz kurban rolünden dolayı bizi ruhsal anlamda dağıtacak bir sonraki krize dek.

Yazılanlardan da anlaşılabileceği üzere, yaşamda ‘kurban’ ya da ‘kahraman’ olabilmemizin özeti bu şekildedir ve aslında oldukça kadim bir olgudur zira insanlık tarihi boyunca aktarılan tüm masallarda, efsaneler ya da mitolojik öykülerde bizim yaşamda aslında bir ‘kahraman’ gibi davranabildiğimiz takdirde murat alabileceğimizin ya da kendimizi gerçekleştirebileceğimizin, jung’un tabiriyle bireyselleşebileceğimizin sembolik mesajlarını vermektedir. Ancak bu durum, yazılanlardan da anlaşılabileceği gibi bizim bu hususta kaçınılmaz haldeki acıyı göze alabilecek bir şekilde cesur bir farkındalık ve irade gösterebilmemiz neticesinde mümkün olabilmektedir, dolayısıyla bir yönüyle yaşamımızın dizgini bizim elimizdedir. Nitekim Carl Gustav Jung da bu hususta şu harika cümleyi kurmuştur:

“yaşamımın anlamı, yaşamın bana yönelttiği sorudadır ya da tam tersi; ben kendim dünyaya yöneltilen bir soruyum ve yanıtımı ona söylemezsem, onun verdiği cevaplarla yetinmek zorunda kalacağım.”

Tüm bu kahraman arketip olgusunu Atatürk’le nasıl ilişkilendirdiğim hususuna gelince, Atatürk yaşamında sonuna kadar kahraman olmayı tercih etmiş ve bunu başarmış müthiş bir örnektir. Hatta bana göre tarihteki en iyi örneklerden birisidir. İşte yaptığım kendimi tanıma ve varoluşu anlamlandırmaya çalıştığım serüvenimde bu gerçeği çarpıcı bir şekilde fark ettiğim zaman Atatürk’ün, kahraman arketipini bilen ya da bilmeyen birçok insan için neden bu kadar çok önem arz ettiği konusunda da taşlar yerine oturdu. Bilince çıkaralım ya da çıkarmayalım o, içimizde keşfedilmeyi bekleyen ‘kahraman’ arketipinin bir simgesine dönüşmüş biriydi. Bu bağlamda ona kayıtsız kalan ya da karşı çıkan kitle ise sorgulama yeteneğini kaybederek yaşamlarının mutlak birer ‘kurban’ına dönüşmüş kişilerden başkası olamazdı ve işin ilginç yanı da şuydu; bu kişiler, ancak ve ancak yaşamında yine bir ‘kurban’a dönüşmüş başka kişilerin peşinden şuursuzca ve biat ederek koşmaktaydı.

İşin bir diğer ilginç yanı ise şuydu: Atatürk, bu kadim kahramanlık arketipinin ne olduğunun ve öneminin çok iyi farkındaydı ve tüm eylemlerinde yaşamın bir kurbanı değil kahramanı olmayı tercih etti ve bizlere aşağıdaki çok önemli sözleriyle asıl kahramanın içimizde olduğu ve damarlarımızdaki asil kanda bulunduğu mesajını vermeye çalışıyordu:

“İki Mustafa Kemal vardır: biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… ikinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”

İşte benim derin bir sorgulama sürecinden sonra değişmeyeceğinden emin olan bir halde Atatürk’ü büyük saygı, sevgi ve minnetle sahipleniyor olmamın altında yatan neden budur. Her 10 kasım’da ya da onu her andığımda burnumun direğinin sızlaması altındaki düşünsel, duygusal ve sezgisel arka planın özeti bu anlattıklarımda mahfuzdur.

O, sergilediği eşsiz mücadele örneği ile sadece Türk insanı için değil tüm dünya insanları için de keşfedilmeyi bekleyen kahraman arketipinin bir simgesine dönüşmüş durumdadır. Bu bağlamda biraz araştırırsanız Türkiye’ye , Türk olmaya çok uzak insanların da Atatürk’ü bir şekilde keşfedip bu nedensellikle sahiplendiğini görür ve yerelden çıkıp evrensele ulaşabilen böyle bir kahramanın, bizim ülkemize nasip olduğunu da hatırlayıp içten içe bir gurur da hissedebilirsiniz! Umarım biz de böyle bir yazıyla da olsa onun aziz hatırasına sahip çıkmış oluruz.

Yorumlar

Görüntülenecek mesaj yok

Benzer içerikler

  • umitakcakaya.com
    Yükleniyor